Funda Dörtkaş’la söyleşi

 

* “…göğe ve yere hâkim bir bakış vardır. Her şeyi görür. Gizli saklıya imkân tanımaz.” Bu imkansızlığın içinde kötülük neden daha çok görünür? İyilik yoğunlukla neden gizli kalır?

Herkes kötülüğün kötü olduğu konusunda hemfikir. Kimse “ben diktatörüm” demediği gibi “ben kötüyüm” de demiyor. “Ben kötüyüm”ya da “kötü müyüm” diye kendini sorgulayan biri varsa,  iyiliğe evrilmeye başlamıştır zaten ki az bulunurlar.

Bu yüzden kötülükler bile iyilik, mazlumluk kılıfına bürünmüş bir halde yaşamın içinde. Herkes canhıraş bir şekilde yaptığının “iyi” olduğunu, iyiliksever olduğunu kanıtlamaya uğraşıp duruyor. Bu gürültü içinde gerçek “iyi” sessiz bence. Bu yüzden olabilir mi?

 

 

 

*Aslında küçük şehirlerimizin içindeki karanlık ruh semtlerimizde iyilik mi kötülük mü tercihimiz? Düşmanlığımızı, tedirginliğimizi, güvensizliğimizi ve tabii ki çaresizliğimizi besleyen kaynağımız nedir?

Önce kendimiz, sonra dış dünya, aile, akrabalar, zorunlu olarak iletişimde olduklarımız, okul arkadaşları, iş arkadaşları, bir de en önemlisi  toplumu bu haliyle kuran o büyük el. Bir tek dostluğu dışta tutabilirim bir de yaşanmamış, tüketilmemiş aşkları…

 

 

* Gözlerimiz “evin duvarları gibi…” Kitabın en etkileyici öykülerinden biri  “İyilik.” Öyküde metaforik bir kahraman olan kedinin yüzünü kaplayan kan, evlerimizin duvarlarının üzerine kapattığımız gözlerimiz gibi. Kötülüğün kapısı hep mi kalın olacak?

Kötülüğün kapısının kalın olduğuna emin değilim. Evet, bir kapı var ama en azından  ses geçiriyor, ama biz o sese kulak vermemeyi tercih ediyoruz. Ya da gelen sesi iyiye yoruyoruz, daha da kötüsü kimileri o sesin destekçisi olmayı tercih ediyor.

 

 

*”belleğimiz boynumuzda durur”ken “dünyanın iyi bir yer” olacağına dair beslediğimiz umut, kötülüğün panzehiri olabilecek mi?

Panzehir bütünüyle iyileştirir değil mi? Öyleyse boynumuzda bir yara izi olarak taşıdığımız o umuda panzehir diyemeyiz. Panzehir olsaydı gerçekten her gün bunca insan insanlar tarafından öldürülmezdi. O yalnızca yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan bir ilaç. Bizi hasta halimizle yaşatan bir ilaç o. Hatta, zorunluluktan icat ettiğimiz yapay bir şey, bir kimyasal olduğunu bile söyleyebilirim.

 

*Büyük ihtimalle hepimizin özellikle son yıllarda üzerine uzun uzun düşündüğü iki kavram: iyilik ve kötülük. “gülümsemenin donmasını” öğrendik ve hatta bildik hepimiz. Bu denli birbirine içkin hale gelmiş iyilik ve kötülük çocukluğumuzun kırıldığı yerde mi başladı?

Ben, çocuğa ve çocukluğa dair olan hiçbir şeyi olumlamıyorum. Birbirinden çözülemeyen iyilik ve kötülük çocukluktan beri içimizde. Hem de saf bir vicdan yoksunluğu, acımasızlık ve bencillik biçiminde. Söylediğinin tam tersine iyilik ve kötülüğün bu kadar bir arada olmasını çocukluğa bağlayabilirim. Ne zaman ki muhakeme yetimiz gelişir o zaman iyilik ve kötülüğü birbirinden ayır etmeye başlarız.

 

*Kürar, okurken kalemin ucuna siyah damlatılan öykülermiş gibi duran metinlerin ardına yine öykülerle bir renk bırakıyor ve kitap bittiğinde bu renk pek tanımlanamıyor. Tanımsız bir renk nasıl görünür oluyor hayatın içinde iyilik ve kötülük olarak?

Aslında umut tanımlayamadığımız, tam bir kategoriye sokamadığımız belirsizliğin içinden çıkıp gelir diye düşünüyorum. Çünkü, neyi neye dahil etseniz altından hep kötülük çıkar, en iyisi tanımsızlık, belirsizlik.

 

*”Kumdan kalelerimizde yaşarken çelikten örüldü sanalım duvarları.” Kendi içimizde bu kadar incelikli yaşadığımızı sanarken birbirimize neden karanlığın içinde sert duvarlar örer olduk? Sahi, biz neden böyle olduk?

Korkuyoruz. Yara almaktan korkuyoruz. Zarar vermekten korkuyoruz.  Kala kala bize kalın duvarlar örmek kalıyor.

 

*Her kitabın bir müziği var aslında. Okurken başlıyor, kitap bittiğinde yaşamın içinde devam ediyor ve fakat Kürar’ı okurken sadece kesif bir sessizlik sesi kaplıyor her yeri. Birbirine tezat duyguları anlatırken sessizliğin sesi daha mı kapsayıcı olur? Bir nevi Kürar tanımı gibi. Felç olma halini betimleyen.

Düzyazı, dahası edebiyat, her zaman müzikle ilişkilidir, müziğe dairdir. Yazdıklarımda bir doğu ezgisi olduğunu söylesen daha mutlu olurdum. J Düzyazıda sessizlik iyi bir şey mi bilmiyorum. Ama ben sessizliği aşkla ilişkilendiririm, eğer aşıksanız ve aşık olduğunuz kişi yanınızdaysa dünyanın hiçbir sesini duymaz olursunuz. Sanırsınız ki herkes susmuş. Böyle yoğun bir vecd, coşku, aynı zamanda hiçbir şey yapamama halidir. Zavallı, çaresiz bir yaşayıp gitme halidir aynı zamanda. Şimdi seninle konuşurken anlıyorum bunu, karşıt durumlar sessizlikte daha çok ortaya çıkıyor demek ki. Sanırım söylediğin doğru, bu yüzden de karşıt durumları anlatırken sessizlik daha kapsayıcı olabilir.

 

*Hepimiz “kendi kıyılarımızda boğulmadan” bir kurtuluş inadımız olacak mı? İyilik kötülüğün zehrinden kurtulsun diye zemberek nasıl kırılacak?

Olacak, şu anda da var. Veba’daki doktor Rieux gibi anlamsız olduğunu bile bile, gerçekleri tahmin edebilmesine rağmen akıntıya kürek çekebilen,  yaşamını “doğru”yu arayarak sürdüren insanlar kurtuluşun kendisi.  Fena halde umutsuz ve mutsuz olduğumuz halde hâlâ güzel  karşılaşmaların peşinde koşuyor, hâlâ dürüstlüğe inanıyor, sevebileceğimiz insanlar arıyorsak inatçıyız demektir.

 

*”Rüzgârın dindiği” o an, baldıran otlarından arındırabilecek miyiz yaşamlarımızı?

O an, dünya tarihinde henüz yaşanmamış, ben görebileceğimi sanmıyorum, çocuğum da göremeyecek, çocuğumun çocuğu da… Benimki yalnızca bir hayal. Bin yıllar sonrasına dair, dünya yok olmazsa…

Onur Çalı ile Söyleşi

Sayın Uzun ile nasıl tanıştığımızı tam olarak hatırlamıyorum. Nereden baksak, birkaç yıl olmuştur. Bu “edebiyat ortamı” denen şeyin içerisinde hem yazdıkları hem de yaşam ve edebiyat karşısında takındığı tutum itibariyle takdir ettiğim ve sevdiğim bir yazar ve arkadaşımdır. Hal böyleyken, söyleşi yapaylığına girmeyelim dedik. Tamam aynısı olmaz ama sanki Mülkiyeliler’de oturmuşuz da konuşuyormuşuz‘a yakın bir muhabbet olmuştur diye umuyorum. Siz de yan masadaymışsınız gibi dinleyin, isterseniz.

Onur Çalı

Öncelikle Kürar için tebrik ederim. Geri dönüşler için yeterli süre geçti gibi. Nasıl tepkiler aldın?

Kürar’ı beğenmeyenleri umursamayacak kadar iyiydi dönüşler : ) Kuru övgü değil söz ettiğim, birçok insanla yaşama karşı aynı noktada durduğum ve ortak bir edebiyat zevkini paylaştığım hissini yaşadım.

Edebiyat ortamını izleyen birisin. Hem bu gözlemlerin hem de Kürar’la yaşadığın deneyiminden yola çıkarak soruyorum: Kitabının “büyük” (hatta Salâh Birsel’in deyimiyle “bösböyük”) bir yayınevinden çıkması, neleri değiştirdi? Ne gibi bir farkı oldu?

Her yayınevinin bir izlerçevresi oluyor bence, bu anlamda okura ulaşmada bir fark oluyor. Çalıştığın editör de kitabın seyrini belirliyor. Asıl önemli olan da bu. Boşlukta uzun süre salınacağını düşündüğün, umduğun kitap son halini editör sayesinde alıyor.

Dergilerde öykülerin yer alıyor. Genel olarak edebiyat dergilerini, özelde öykü dergilerini takip edebiliyor musun? Dergiler ve dergilerde yayımlananlar hakkındaki düşüncen?

Yıllardır edebiyat ve öykü dergilerini takip ediyorum tabi ki… Aralarında sadece arkadaşlarımdan ödünç alarak okuduklarım da var, ara ara aldığım da düzenli takip ettiğim de… Her dergi kendi çevresini oluşturuyor. Sanırım bu yüzden, dergilerde hep çok beğendiğim öykülerle  “ne kötü” dediklerim bir arada olmuştur.

İlk Kitabın Ateş Öyküleri’ni çok severek ve ağlayarak okumuştum. Kürar da öyle oldu. Kasabalı biri olarak, özellikle şu kısma bayıldım “Güzel bir sabah mı bilmiyorum, sessizlik iyidir ama havada kasaba kokusu var, kasabaların sessizliği kötüdür, sıkıntıyı büyütür, sıkıntıyı dağıtmak için ele âleme rezil olmadan yapılacak bin bir türlü rezilliği büyütür.” Kasaba melankolisi peşinde değilim ama şimdi bana yetişkin bir insan getir tanımadığım -beş dakika oturalım, konuşmasak da olur- onun kasabalı olup olmadığını anlarım (laf aramızda, öğretmen çocuklarını da daha yürüyüşünden bilirim). Bahsettiğin sıkıntıyı nerde olsa tanırım. Yine de kasabanın ne bir melankoli kumkuması ne de bir doğal/insani yaşam güzellemesi olarak ele alınmasını doğru bulmuyorum. Sen ne dersin?

Çok iddialı gördüm seni  Taşraya başka noktadan bakan yazarlar var eskiden beri. O yüzden senin söylediğin gibi bir durum söz konusu değil. Ama ben her şey gibi kasabada da kötülük görüyorum. İnsanlar birbirine ne kadar yakınsa, içli dışlıysa tahakküm, rekabet ve kıskançlık o kadar fazladır. Bunu söylerken şehir daha iyidir, demiyorum ama şehirde isterseniz bir nebze gözlerden uzak olabilirsiniz. Kasaba böyle bir şans vermiyor insana.

Kitaptaki öyküler birbirleriyle bağlantılı; izleksel bir bütünlük var. Böyle olması gerektiğini mi düşünüyorsun? Yoksa bir öykü kitabında birbirinden çok farklı öyküler bir arada bulunabilir mi? Sen neden böyle bir yapıyı tercih ettin?

Öykü ya da romanın nasıl olması gerektiği konusunda bir fikrim yok. Fikir beyan edilmesini de sevmiyorum. Çünkü yapıt önce gelir. Kuram yapıta göre şekillenen bir şeydir. Ben bir yandan öyküler yazıyordum ama kafamda bir yandan da kedi ve fare imgesi dolanıyordu, böylece tüm öyküler bu imgeyle birleşti. Bu imge nerden çıktı dersen, zaten kitabın başında onu anlatıyorum.

Kötülük-iyilik meselesine gelelim. Merak ediyorum ne düşündüğünü; teolojik terminolojiyle sorayım: İnsanın fıtratında iyilik mi var kötülük mü, hangisi baskın? Özellikle bizim de içinde yer aldığımız Ortadoğu coğrafyası bir kan gölü. Bütün bunlara zımni destek veren milyarca insan yaşıyor dünyada, bu insanlar ayrıca aile/devlet gibi organizasyonlara da gayet sadıklar. Bütün bunları düşününce, senin içinde bir umut ışığı yanabiliyor mu hala?

Fıtrata inanmıyorum. Sadece Ortadoğu’da değil ki, dünyada da tarih “yıkım ve kan”la yazılıyor. İçimde umut var dersem, yalan söylemiş, kendime ihanet etmiş olurum, ama şunu diyebiliyorum: Işığı görmeden umut etmek zorundayız. Buna zorunlu olduğumuzu bilmeliyiz. Öbür türlüsü kötülüğü haklı çıkarır.

Gezi konusunda da bir kafa karışıklığı mevcut bence. Herkes kendi işine gelen mesajları çıkarıyor bu kalkışmadan. Biz de yeni edebiyattan, Gezi’nin edebiyatı da dönüştüreceğinden filan dem vuruyoruz. Hem o sürece tanık olmuş birisin, hem de Direniş Öyküleri adı altında bir öykü derlemesi hazırladın. Sen ne düşünüyorsun Gezi-edebiyat bağlamında ve yeri gelmişken bu seçki/derleme bolluğuna ne diyeceksin? Edebiyatçının, her toplumsal/siyasal olaydan sonra oturup o konuda eser verme sorumluluğu ya da zorunluluğu mu var, var mı?

Yazarın sorumlulukla projeyle işi olmaz aslına bakarsan. Bana en iyi gelen şey aylaklık. Ama bir yandan da toplumsal, siyasal olandan da uzak durmak mümkün değil. İnsanlar ölürken hayatın ve ülkenin güzelliğini anlatıyorsan pek fena bir şekilde siyasîsin demektir.

Seçki ve derlemeler yayınevlerinin “cin”liği olarak bu kadar yayıldı bence, ama olsun. Biz de hem bir araya geliyor hem de bir konunun nasıl farklı farklı anlatılabileceğini, yazarların gözünün ve kaleminin birbirinden ne kadar ayrı ya da birbiriyle ne kadar aynı olabileceğini görmüş oluyoruz.

Kör Katip adlı sitede de yazıyorsun. Oluşum aşamasından beri içinde olduğun için soruyorum, neden böyle bir ihtiyaç duydunuz? Kör Katip neden yayımlanıyor?

Hepimiz (Pelin Temur, Ozan Utku Akgün, Şamil Yılmaz) farklı farklı yerlerde yazıyoruz aslında. Ama, sanırım  “kendimize ait” bir mecramız olsun istedik. Böyle işlerde vizyon misyon belirlenip tabelaya yazılıp ilan edilmiyor biliyorsun. Öyle oturup neden ihtiyaç duyuyoruz diye düşünmedik.

Geçtiğimiz yıl, Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nde Adnan Azar’ın başladığı söyleşilere, onu kaybettikten sonra, sen devam ettin. Çok da güzel söyleşiler olmuştu. Örneğin, Ayla Kutlu söyleşisini unutamıyorum. Devam edecek mi bu sene de?

Bu yıl dernekte Cumartesi günleri Murat Darılmaz sürdürecek söyleşileri. İlk konuğu da benim. 13 Eylül’de

Bir de Mayıs ayında Ankara’da Kör Katip’ten Şamil ve Pelin’in de emek verdiği Mek’ân Sahne açıldı biliyorsun. Orda Kör Kâtip söyleşileri başlattık. Sen gelmedin ama ilkini Pelin’le (Pelin Temur) Bir Kız Varmış üzerine yaptık. O söyleşi de çok güzeldi. Bu yıl Mek’ân Sahne’de sevdiğim yazarlarla, rutine bağlamadan, canım(ız) istedikçe söyleşiler yapmayı düşünüyorum. Beklerim seni de

Güzellik yarışmalarındaki gibi soracağım son soruyu: Elinde bir sihirli değnek olsa, nasıl bir dünya, ülke ve edebiyat ortamı yaratırdın?

Sihirli değnek hayali kurabilseydim o öyküleri yazar mıydım sanıyorsun Onur? Üstelik bir de edebiyat ortamı yaratıcam öyle mi? Sadece edebiyat değil, hiçbir şeyin ortamını bırakmazdım ortada

Son dedim ama merak ettiğim bir şey daha var. Oğlun Taylan, “savaş, arkadaşlık, biraz da hayal” içeren bir kitap yazacaktı, bir gelişme var mı?

Sorma, okuduğu kitapları beğenmediği için söylemişti onu. Şimdi benim kitap yayınlandıktan sonra, kitap yayınlamanın başarı sayılmayacağını söyleyerek dolaşıyor evin içinde. Asla yazar olmazmış. Yattı yani kitap işi

 

Adalet Çavdar

 

Adalet Çavdar

 

Melike Uzun’un öykülerinden sonra Soğuk ve Temiz romanı İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Uzun romanıyla, romanın adı misali mesafeli bir yerden bir kadının hikâyesini; kederi, kaderi, öfkeyi ve hayatta bir adalet arayışını anlatıyor. Defne’nin hikâyesini rüyalar ve gerçeklerle bu kadar iç içe değil başka bir biçimde okusaydık tahminen içimiz paramparça olurdu fakat Melike Uzun’un dili ve biçimiyle hikâye bir trajediden daha çok gerçek bir anlam arayışı içerisinde. Üstelik bu arayışı hayatla rüya arasında kelimelerle ve kelimelerin gerçek anlamlarıyla sürdürüyor. Melike Uzun’la ilk romanı Soğuk ve Temiz hakkında kısaca söyleştik.

Adalet Çavdar

Adalet Çavdar: Bir okur olarak öncelikle merak ettiğim şey aklınızın çalışma ve alımlama biçimi. Daha önceki öykü kitabınızda da hikâyelerinizi yarı gerçek ya fantastik unsurlarla anlatıyordunuz. Romanınızda da rüya, fantezi ve gerçeklik unsurları birbirlerine karışıyor. Bir hikâyeyi alılmama biçiminiz onu yazma uğraşınız onunla zaman geçirme biçimiz nasıl?

Melike Uzun: Uzun süre kafamda parça parça hikâyelerle dolaşıyorum. Bunu yazacağım, diyorum. Bir süre hikâyenin gelişimine değil de duyguya odaklanıyorum. Günlük hayatta bu duyguyu ortaya çıkaracak sözcüklere, durumlara, imajlara rastlıyorum. Aslında karşıma her gün çıkan bir sözcüğün, yıllardan beri kafamda taşıdığım bir resmin bu süreçte bambaşka bir anlama gelebileceğini fark ediyorum. Bu, kitap bitene kadar sürüyor. Yazma sürecine geçtiğimde gündemim “nasıl anlatmam gerektiği” oluyor. Bu süreçte uzun süre debelendiğimi söyleyebilirim.

AÇ: Özellikle feyzaldığınız yazarlar kimlerdir? Ya da okurken sizi çok etkileyen ve bulduğunuz kendi üslubunuzda etkisi olan yazarlar var mı?

MU: Sevdiğim, okuduğum, zaman zaman aklıma düşen, bir daha okuyayım dediğim, yeni keşfedip şimdiye kadar neden okumamışım diye düşündüğüm çok yazar ve eser var. Ama bunlardan herhangi birinin üslubumu etkilediğini söyleyemem. Duygu, düşünce ve dil dünyamı onlarla kurmama, hepsine çok şey borçlu olmama rağmen herhangi birinden etkilendiğimi söyleyemeyeceğim.

AÇ: Kürar’daki öykülerinizde de Soğuk ve Temiz romanınızda da öfke var. Öfke bana hep bir yük gibi gelir. Ama sizin kahramanlarınız özellikle kadınlarınız öfkeleriyle hayatta daha sağlam duran insanlar. Öfkeyi nasıl tanımlıyorsunuz?

MU: Öfkenin ağır olduğu konusunda haklısınız. Onunla yaşamak çok zor olduğu gibi ortaya konma ve yaşanma biçimi, kişinin kendi benliği üzerindeki kontrolü yok etmesi, çevreye korkunç bir baskı, tahakküm ve şiddet biçiminde yansıması, kısacası insanı fiziksel ve toplumsal olarak sürüklediği nokta korkunç. Bununla baş etmeye, böyle bir insana dönüşmemeye çalışmak önemli. Sizin deyiminizle “öfkesiyle hayatta daha sağlam durmak” böyle bir şey olsa gerek. Defne de böyle bir kadın, doğru. Öfkesini doğrudan yansıtmayıp biriktiriyor bu da onu güçlendiriyor. İlyas onu aşağıladığında, kaynanası kötü davrandığında yeni gittiği şehirde tanımadığı bir adam ona hakaret ettiğinde arkasını dönüp yürüyor ama yapılanları unutmuyor.

AÇ: Sizin büyürken etrafınızda seyrettiniz, gördüğünüz, dinlediğiniz hikâyeler nasıl hikâyelerdi? Yaşadığınız semtte, mahallede, binada, okulda, sokakta en çok nasıl hikâyelere takılırdı aklınız?

MU: Sözlü kültürün güçlü olduğu bir çevrede büyümedim. Annem ve babam suskun insanlardı. Ama hikâyeler hep akar, resimler halinde akar ve yaşanır. Oturduğumuz mahallede bir karakol vardı. Ortaokula gidiyordum, okuldan bir çocuğun elleri kelepçeli o karakola götürüldüğünü görmüştüm. Çocuğun yüzünü, ifadesini hiç unutmadım mesela. Hep suçu olup olmadığını düşündüm, hâlâ düşünürüm. Bu bir hikâyeydi benim için.

AÇ: Soğuk ve Temiz’de ilk sayfadan itibaren bölümlere koyduğunuz kelimelerin gerçek anlamlarını dipnot olarak vermişsiniz. Kelimeler ve gerçek anlamları ve hayatımıza olan etkileri konusunda ne düşünüyorsunuz?

MU: Benim için mesele şu: Sözcükler yaşanırken anlam kazanıyor ve tanımlarından daha büyük, geniş, hacimliler. Hatta kimi zaman tanımlarıyla zıtlık içindeler.

AÇ: Soğuk ve Temiz’de Asi’nin kıyısında başlıyor hikâye ve sonrasında büyükşehirde bir kenar mahalle ile devam ediyor. Genç yaşta tanımadığı biriyle evlenen bir kadın Defne biraz hayalde biraz gerçekte yaşayan ve pek anlaşılmayan. Defne’nin öfkesi kaderine denebilir belki, kader kelimesi çok tanımlamasa bile hikâyesini. Ama düşle, gerçek arasında yaşama arzusunu neye bağlıyorsunuz? Hayat bağları neden bu kadar hafif Defne’nin?

MU: Ben bunun yanıtını sizin bulduğunuzu düşünüyorum. Bir kez de benden duymak istiyorsunuz. Defne mutsuz, mutsuzluğunun koşulları açık. Sevgi duymayan yakın çevre, örtülü ve açık şiddet. Bir hayvanın kurban edilişini açılan çukura kanın akışını izliyor. Öyle bir çukura, kuyuya onun da kendisinin de kanının akıtılacağını hissediyor. Bu noktada düşten, uykudan, farklı bir âlem düşüncesinden başka kaçışı yok. Öfke, intikam isteği çok ağır. Defne bu iki duyguya kapıldıkça düş dünyasına daha fazla dalıyor.

Akıllıca davranmaya çalışmak, aklımızla hareket etmek, aklımızı başımıza toplamak, aklını başına getirmek… Bunun bir ucu medenileşmeye çıkıyor, medenileşme de şehir yaşamında ikiyüzlü, politik ilişkilerden başka bir şey değil, herkesle iyi geçinmek.

AÇ: Defne’nin ve eşi İlyas’ın ailesi bir evden öbür eve sorgusuz sualsiz gönderilmek. Çocuk büyütmekle, aileyle ve kendiyle baş etmeye çalışmak. Bütün bunların hepsi güçlük. Aklıyla baş edebilseydi belki bu kadar zor olmayacaktı hayat onun için diye düşündüm Defne’yi okurken ama bir yandan da akıl her daim baş edilebilir bir şey değil.

MU: Akıllıca davranmaya çalışmak, aklımızla hareket etmek, aklımızı başımıza toplamak, aklını başına getirmek… Bunun bir ucu medenileşmeye çıkıyor, medenileşme de şehir yaşamında ikiyüzlü, politik ilişkilerden başka bir şey değil, herkesle iyi geçinmek. Buna kapılmak istemiyorsanız yine aklımızı önceleyip hem mesafeli hem içten ilişkiler kurmak. Duyguları adlandırıp kategorize edip onlarla akıl ve dolayısıyla felsefe, psikoloji bilgisiyle başa çıkmak çirkinleşmemek için tek çözüm gibi görünüyor. Bu da anlatılabilir kuşkusuz. Defne’ye böyle bir hikâye yazılabilir ama ben böylesini pek severek yazmazdım doğrusu.

AÇ: Defne’ye depresif ya da deli gibi bir tanımda kullanılamaz kanaatimce. Onun kendi içerisinde bir adalet anlayışı var sanırım. Hesaplaşmaya önem veriyor.

MU: Deli ya da depresif diyebiliriz ama tanımlar ya yanlış ya da eksiktir her zaman. Adalet anlayışı değil onunki tam olarak, sezgisel yaklaşıyor pek çoğumuz gibi.

AÇ: Defne’nin yılanlarla arasının iyi olmasının önemi nedir? Kokular ve sesler ise onun başka bir şekilde yardımcıları gibi hikâyenin içerisinde.

MU: Defne yılanlar sayesinde ayakta ve güçlü. Kokular ve sesler ise Defne’den çok benim için önemli.

AÇ: Günümüz kuşağında kadınlığın git gide daha zor yazılan bir mesel halini almasına ne diyorsunuz. Bu biz büyüdük ve kirlendi dünya romantizminden çok çok daha uzakta bir yer. Her gün gazetelerde okuduklarımızdan çok daha fazlası var aslında yaşanılan hayatın içerisinde ama son dönemlerde “kadınlık” derdini yazmak daha bir önemli oldu özellikle edebiyatta.

MU: Bu konu çokça konuşuluyor. O yüzden benim belirlemelerime, genel geçer yargılarıma kimsenin ihtiyacı yok diye düşünüyorum.  Edebiyat benim için bir laboratuar çalışması değil, hikâyeyi içeriden kuruyorum, bu yüzden yazdıklarımın kadınlık derdini anlatan edebiyatın bir parçası olması doğal. Pek çok kadın yazar için de böyle olduğunu sanıyorum. Mesele benim için bundan ibaret.

 

 

İyiliğin özünü ancak kıyıda kalarak, kıyıya itilenleri savunarak bulabiliriz.’

 

“Sesler, söylenceler, günah ve sevap. İnsandan insanlara doğru kötülüğün kokusu, nedir mutluluk? Bu dünyaya kan taşıyan kediler ve fareler. Saplantılar, bıkkınlıklar, kör jilet, sahildeki viyolonsel, baldıran otu. Melike Uzun, iyilikle kötülüğün, vefa ile nankörlüğün, hoşgörü ile horgörünün hikâyelerini anlatıyor. İç içe geçen ve kalp kanatan hayatlar. Kürar, kederli bir kelebek gibi geziniyor koyu karanlığın içinde.” Melike Uzun ile ‘Kürar’ kitabını konuştuk.

Kitabınız, iyiliğin de kötülüğün de nasıl bin bir tonu olabileceğini bana gösterdi. Kötülüğün hiç öyle büyük büyük olaylarda değil, günün, zamanın en küçük kadrajlı karelerinde bile kendini gösterebileceğini hatırlattı. Bazen şoke eden, bazen de acıyla gülümseten öykü anlarıyla… ‘Kürar’ en çok bununla ilgili bir kitap mı?Evet, evet kesinlikle bununla ilgili. Kötülüğün günlük yaşamımızın hücrelerine fark ettirmeden sızan hali bir de bunun sonucu ortaya çıkan üstü kapalı ya da apaçık şiddet…

Yakın ilişkiler, sevilen sevilmeye değen insanlar, çocuklar, kediler… Küçücük oklarıyla bizi kanatan günlük hayatımız, sevgileriyle beslendiğimiz, birlikte büyürken yaralarımızı da büyüten dostluklar. ‘Kürar’da bu dünyayı karanlık olmayan bir dille anlatmışsınız. Bunu nasıl başardınız? Bu kitaptaki dilin, anlattığı acıdan kararmamasını nasıl sağladınız?Nasıl başardığımı bilmiyorum ama sorunuzun yanıtı olabilir mi acaba diye aklımdan geçen düşünce şu: Yaşamın ve dünyanın karanlık olduğunu düşünsek de bu karanlığın içinde ulaşmaya çalıştığımız bir ışık, durmadan yanan varlığını bildiğimiz, uzaklarda bir yerlerde olduğuna inandığımız ama bir türlü ulaşamadığımız, aydınlığında birbirimizin gözlerine bakmak için can attığımız bir ışığın hayali ve gerçekten yakabildiğimiz küçük küçük ışıklar var. Dostluk, evlat sevgisi, aşk, edebiyat… Günlük yaşamımıza sinen, yoğun ve kaçınılmaz kötülükten ne kadar yaralanırsam yaralanayım bu ışıkları büyütmeye çalışıyorum kendimce. Yazıya yansıyan bu ikilik olabilir.

 

Kitabınızda, iyilik ve kötülüğü birbirinin içinde gezindiriyorsunuz. Simetrik duygular olmadığının altını çizer gibi… Böyle baktığımızda insanların yaşamdaki karmaşası derinleşiyor mu? Bu ‘hayırlı’ bir derinleşme midir? Neler söyleyebilirsiniz?Sınırların net olmayışı karmaşayı derinleştiriyor. Bu pek de hayırlı bir derinleşme sayılmaz. İyilik ve kötülüğün, doğrunun ve yanlışın simetrik olmadığını fark ettiğiniz an toplumsal olarak yalnızlaştığınız an oluyor. Çünkü “iyi” diye kıyasıya savunabileceğiniz bir değer yoksa “araf”ta kalıyorsunuz, azap içinde. Tehlikeli de bir durum bu. Arafta kalma halini yaşayanlar için açılabilecek iki kapı var, o kapılardan biri, alkolün, uyuşturucunun ve muadillerinin umursamaz başkaldırısına; diğeri de mistisizmin kollarında kendini güvende hissetmenin tembelliğine açılıyor. Ülkedeki 90 kuşağına bakın, uhrevi dünyayı övenlerle “kaybedenler kulübü” üyeleri birlikte büyüdüler. Ama iktidarda olan taraf sonradan çoğaldı elbette. Kişisel fikrimi sorarsanız, arafta kalma halini o iki kapıyı da açmadan dimdik durarak savunmak gerek. İyiliğin özünü ancak kıyıda kalarak, kıyıya itilenleri savunarak bulabiliriz.

Birbirine açılıp kapanan öykülerle, birbirinin hayatına girip çıkan karakterle oldukça iyi çatılmış bir kitap ‘Kürar’… Bu yapısı, ‘söz’ünü de destekliyor doğrusu. Neler söyleyebilirsiniz?Edebiyat dediğimiz böyle bir şey değil mi? Sözün iyi bir yapıyla söylenmesi…

‘Kürar’ı bir anlamda Azra’nın ve diğer karakterlerin büyüme hikâyesi olarak da anlamak mümkün geliyor bana. Bu karanlık dünyada büyürken, kötülüğe alışıyor muyuz?Kötülüğe alışıyor ve kötüleşiyoruz. Aksi durumda, direndiğimizde biraz önce konuştuğumuz gibi kıyıda, azap içinde yaşıyoruz. Yine de herkesin bir ayağı çarkın içinde, kim ne kadar masum kalabilir ki? Hiç kimse, hiçbirimiz.

 

“Ayrılmak için can attığımız kasabalar gibi çocukluğumuz da: gittiğimiz yerlerde umduğumuzu bulamayınca gözümüzde tüten, dumanlı, puslu, küçük, pis kasabalarımız.” Yine aynı öyküden… “Çocukluğumuz. Düşman bir belleğin dumanlı sahnelerinden oluşan zaman makinem sık sık yörüngesinden çıkıp işte o kasabaya bırakır beni.” Çocukluk, bu kitabın pencerelerinden biri. Bu kitabın temalarından biri değil belki, ama kahramanlarınızın kökenleri itibariyle, taşra ve taşra hayatı bu çizdiğiniz dünyanın kötülüğüne nefes üfleyen bir unsur mu size göre?Evet, tam da dediğiniz gibi. Kötülük ve mutsuzluk şehirleşmeyle başlamış, artmış bir şey değil. Şehirleşme sürecini talan ve betonlaşma sanan zihniyetler bir yandan durmadan köy ve kasaba hayatını yalancı bir nostalji duygusuyla övüyorlar. Zaten, nostalji dediğimiz yalandan ibaret. Tepki duyduğum şey bu, siz önceden ordaydınız ve ilişkiler kötüydü, o kötülüklerle birlikte şehirlere göçtünüz ya da çocuklarınızı şehirlerde kırsaldan taşıdığınız o kötülüklerle büyüttünüz, ikisi de birbirinin devamı. Eskiden her şey daha güzeldi, söylemi riyakârlıktan başka bir şey değil. Çocuklukla ilgili de aynı şey. Kime sorsanız çok güzel ve neşeli bir çocukluğu olmuş. Yalancı bir geçmiş yaratıyor herkes kendine. Herkesin çocukluğunun bu kadar güzel olduğu bir dünya neden rekabet ve haset dolu?

‘İyilik’ öyküsünün finalinde kedi, -bir metafor ise- beni sarsmayı başardı. : ) Kedi imgesi, bu kitabın metaforlarından biri mi?Elbette “kedi” bir metafor. Tüm metaforlar gibi okuyan nereye çekerse oraya gidebilecek bir metafor.

“Nasılsa, herkes kendi kıyısında boğuluyor.” diyor kahramanınız. Bu anlattığınız dünyada ayakta kalmanın yolu yalnızlık mı?Bu konuyu kısmen konuştuk aslında. Eklemek istediğim şeyler de var. Anlattığım dünya iletişimsizlikten insanların boğulduğu bir dünya. Yalnız ayakta kalmak “Atları da Vururlar”daki gibi bir şov olabilir ancak. Bencilliğin ve yalanın büyütüldüğü bir şov. “Yalnızlık” böyle bir şova denk düştüğü için bir değer olarak yüceltilmemeli bence. Ama şöyle diyebilirim, toplumun benimsediği ortak yargılara, yaşam tarzına kendi düşünce ve yaşam tarzıyla karşı koyabilecek; kıyıda kalmayı, başka bir deyişle de yalnız kalmayı göze almış güçlü insanlar birbirini incitmeden bir arada yaşayabilir ve ayakta kalabilir ancak.

 

Kitabınızın son öyküsü ‘Kürar’. Bu öykünün içeriğine bakarsak, kitap pek okuru rahatlatan, umut vaat eden bir biçimde bitmiyor. Karanlığı dağıtmadan okurunuzla vedalaşmanız, yazarlığınızla ilgili bir ipucu mu?Hem benimle hem de yazarlığımla ilgili bir ipucu. Evet, durum budur, hiçbir şey bizi rahatlatmıyor ve umut vaat etmiyor. O zaman sanırım yazdıklarım da böyle olacak. Aksini yapmaya çalışmak benim için zorlama olur. Hem, kötülüğü, umutsuzluğu görmeyenlerin “iyi” olabileceğini düşünmüyorum. Bir de Ömer Erdem’in Kürar’la ilgili yazısında söylediği gibi, “Zehir temizler.”

Bize biraz kişisel geçmişinizden, yazarlık deneyimlerinizden söz edebilir misiniz?Sıradan bir kişisel geçmişim var. Okullar, okullar, iş, geçim derdi… Yazarlık deneyimim okuduklarımdan ve kâğıt-kalem, klavye-bilgisayar ile yıllarca çırpınmamdan ibaret.

Neler üzerinde çalışıyorsunuz? Yayınlanacak yeni çalışmalarınız olacak mı?Her zaman olduğu gibi birkaç yarım öykü bir de yıllardır yazılmak için sırasını bekleyen, kafamda dönüp duran bir uzun hikâye var.

Kürar / Yazar: Melike Uzun / Türkçe Edebiyat / İletişim Yayınları / Editör: Levent Cantek / Kapak: Suat Aysu / Uygulama: Hüsnü Abbas / Düzelti: Berrin Tablacıoğlu / 1. baskı – 2014 / 92 Sayfa

Melike Uzun; 1975 yılında Eskişehir’de doğdu. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’ndan mezun.

İLETİŞİMKÜRARMELİKE UZUNÖYKÜTÜRKÇE EDEBİYAT