HASTALIK ve METAFORLARI

 

Melike Uzun

 

Hastalanmadan ölmek,  bol motorlu, taşıtlı, inşaatlı 21. yy hayatında kazaya kurban gitmek dışında, hastalanmadan, hastaneye düşmeden ölmek, pek rastlanır bir durum değil. Ancak  roman kahramanları geliyor aklıma, Kolera Günlerinde Aşk’ın Doktor Urbino’su, Madam Bovary’ın Charles’ı öylece ölüverirler sessiz sedasız. Oysaki artık roman kahramanlarına kolayca,  gürültüsüz patırsız  bir son yazmak imkânsız. Kayıt altına alma zorunluluğu  tüm ölümlülerinin son uğrağını hastane haline getiriyor.  Bugünlerin yoran, tedirgin eden, korkutan atmosferi bunları, hastalığı düşünmeden yaşamayı da olanaksız kılıyor.  Oysaki olan biten Susan Sontag’ın söylediği kadar açık ve yalın da olabilir: “ Hastalık, hayatın gece  karanlığıdır; daha sıkıntılı süren yurttaşlıktır. Doğup hayata gelen herkes, biri sağlıklılar, diğeri hastalar ülkesinde olmak üzere çifte vatandaşlığa sahiptir bu yeryüzünde.”

 

İnsanoğlunun hastalanmasıyla ilgili anlatılar Gılgamış’a dayanır. Enkidu arkadaşı için tanrıçaya karşı gelip gökyüzü boğalarını öldürünce rüyasında ölümcül bir hastalığa yakalandığını görür ve kehaneti gerçek olur. O zamandan bu yana, her hastalık her felaket Tanrının insana cezası olarak görülüp yorumlanmış ve hastalık sadece kendi başına bir beden güçsüzlüğü, yaralı bir beden hali olarak kalmak yerine çevresindeki metaforlarla var olmuş.

9 yaşımdayken bronşit nedeniyle bir hafta hastanede kalınca elbette bunun, benim suçum olduğunu düşünmemiştim, ama sonradan sonraya akciğer hastalıklarının üzüntüden olduğu efsanelerini duyunca ister istemez, hassas bünyemle iflah olmaz melankolimi bağdaştırmadan edememiştim. Babam iyileşmez hastalığa yakalandığında uzunca bir süre kafamda dönüp dolaşan o soruyu sorup   sarsıcı cevabını verdiğinde hastalıkların hep toplumun yarattığı metaforlarla geldiğini bilmiyordum. Ama işte  yaygınlaşan her hastalık, toplumsal yaşamın içinde, tanıyı koyanların bilimsel verilerinin dışında, hasta, hasta yakını, hastalanmaktan korkanlar için bambaşka anlamlara  da geliyordu. Susan Sontag Metafor Olarak Hastalık’ta bu anlamların,  verem, kanser, frengi, aids ve vebanın kendileri dışında, fiziksel tanılarının çok ötesinde, bir sembol olarak hastalığın toplumun ortak belleğine yerleşen anlamlarının izini sürüyor, metaforların tarihsel olarak nasıl değişip dönüştüğünü açıklıyor.

Hastalığın bir sembol olduğu fikri hem hekimler hem de yazarlar tarafından değişik ifadelerle dile getirilmiş, ama bunlardan en açığı Kafka’nın verem olduğunu öğrenmesinden sonra günlüğünde ve mektuplarında söyledikleri: “ … akciğerlerinizdeki enfeksiyon bir sembolden ibarettir… iltihaplanışına F adı verilen bir yaranın sembolü.”

 

 

 

Kanser ve tüberküloz metaforlarının ikisi de tükeniş anlamı etrafında dolaşıp birleşse de ikisi arasında çok önemli farklar da vardır. Tüberküloz çevresinde uhrevi bir hale örülmekteyken kanser, Tanrının yapılan kötülükler, günahlar karşısında gönderdiği bir ceza olarak algılanmıştır. “Tüberkülozlu hasta bir kanun kaçağı ya da topluma uyum göstermeyi becerememiş biri olabilirdi; kanserli kişilik ise daha basitçe -ve burun kıvırmayla- hayatta kaybedenler kampına ait biri sayılmaktadır.” Kanser teşhisi konan ünlülerin – yazar, siyaset ya da bilim insanı-  çevresindekiler bu teşhisin kökende ya hırsları ya da bastırılmış içgüdülerinin olduğunu söylerler. Wilhelm Reich Freud’un kanser olmasını şöyle açıklar: “Çok sakin, sessiz, oturaklı bir aile hayatı sürüyordu, ancak onun cinsel bakımdan neredeyse hiç tatmin olmadığından da pek şüphe edilemez. Zaten onun hem hayattan elini eteğini çekmesi hem de kansere yakalanması bu durumun açık kanıtlarıydı. …”  Oysaki, Keats, Poe, Çehov, Simone Weill gibi sanatçıların hastalığı tüberküloz ise bir tür göksellik işareti olarak okunmuştur. Vereme yakıştırılan romantik melankoli kanserde yerini depresyona bırakır.  Bir olgunun kötülüğünü güçlendirmek için de “kanser” sözcüğü hep eğretileme olmuştur, bu o kadar yaygındır ki, hastalık çoğunlukla gizlenmesi gereken bir musibet, insanın bedeninin kendisine ihaneti  gibi yaşanmıştır.

Bunlar içinde aids belki de kendisi dışında neredeyse bütün olumsuz kavramları çağıran, fiziksel bir bağışıklık sorunu değil de toplumla olan feci bir doku uyuşmazlığına işaret eden, bu kavram ve işaretlerin bağışıklık sistemindeki çökmeden çok daha önemsendiği bir hastalık olarak ortaya çıkıyor. Aids  çevresinde dönen bu çağrışımlar hâlâ güncel. Bu hastalığın yarattığı korkular, tüberkülozun yeni  tanılandığı dönemlerden farklı olmasa da diğerlerinden farklı ve yeni (?) bir hastalık olma özelliği, cinsel yolla bulaşıyor olması çevresinde mitlerin oluşmasına neden oluyor. Doğal bir fenomen olmaktan çok ahlaki anlam taşıyan bir olay olarak ele alınıyor.  Bu anlamda Sontag’ın kitabını yayımladığı tarih olan 1991’den otuz yıl sonra hâlâ Hıv+’in diğer viral pozitiflerden daha fazlası olmadığını anlatmak için sivil toplum örgütleri çalışıyor.

 

Sontag’ın sonsöz niteliğindeki açıklamalarıyla bitirelim yazıyı: “ Ancak metaforlar sırf biz onlardan uzak duruyoruz diye tesirsiz hale gelmezler. Bu yüzden metaforların bilhassa teşhir edilmesi, içyüzünün ortaya konması, eleştirilmesi, hatta yerden yere vurulup varlığının silinmesi gerekmektedir. … Biz -tıp, toplum- önümüze çıkan her sorunla her vasıtayla savaşmaya yetkili değiliz. Onun için bu metafor, yani askeri metafor hakkında, son bir söz olarak, Lucretius’u aktarmak isterim: Askeri imgeleri savaşları çıkaranlara geri postalayın.”

 

Metafor Olarak Hastalık / Aids ve Metaforları, Susan Sontag, çev. Osman Akınhay, Agorakitaplığı

 

 

.

HAYAT, BENLİK, YAS

Melike Uzun

Dedemin  yedi yaşımdayken ölümünden sonra çok sık hastalanmaya başlamıştım. Ateşleniyor ve  öksürüyordum. Bu yüzden, dokuz yaşımdayken  yolum yedi sekiz kişinin aynı koğuşta kaldığı hastaneye düştü. Dezenfektanla pislik kokusunun karıştığı tuvaletlerin midemi bulandırdığı hastanede bronşit tedavisi için bir hafta geçirmek zorunda kaldım. O bir haftadan bana üç iz kaldı. Biri eve döndüğümde hissettiğim rahatlama ki, eve dönme isteği, uzun süre nerde olursam olayım bende takıntı haline geldi. İkincisini şimdi anlatmayacağım. Üçüncüsü yan yatakta annem gibi çocuğunun başında bekleyen kadının yüzü ve annemle aralarında geçen bir konuşma. Annem şöyle dedi, yan yataktaki çocuğun annesine “Aaaa Alevi misin,  hiç benzemiyorsun onlara, çok da iyisin.” Kadının o andaki yüzünü ve karnıma saplanan ağrıyı hatırlıyorum. Annemin kurduğu cümlede, kadına öyle davranmasında  ölümcül bir yanlışlık vardı, sezmiştim ve  bu yanlışlık hayata bakışımı, eylemlerimi ilişkilerimi belirleyen meselelerden biri oldu.

Etnik kökenleri, sınıfsal konumları, cinsel yönelimleri, bedensel ya da psikolojik farklılıkları ya da norm çizgisinden sapma kabul edilen varoluşları nedeniyle “yası tutulamaz olanlar” olarak kabul edilen insanlar vardır. Normdan sapma ölçütleri toplumdan topluma değişebilirken, ya da her cemaat kendi “yasına izin verilmeyenlerini” yaratırken bazı sapmalar   her toplumda, cemaatte yasaklı sayılır. Onlar  “iyi, makbul insan” olma durumunu bile alaşağı edebilen kimlik(siz) lerdir, her an gözden çıkarılabilir olanlardır.  Yası tutulmaya değer görülmeyen hayatlar “hayattan sayılmayan ya da başından itibaren belirli epistemolojik çerçeveler dahilinde  kavranabilir olmayan hayatlar zaten hiçbir zaman tam anlamıyla yaşanmamış ya da kaybedilmemiştir.”der Judith Butler. ( Savaş Tertipleri, sy.9 )   Onlar daha baştan kaybedenlerdir yani. Queer teorinin en önemli bileşenlerinden biri şu sorudur: “İnsan sorusuyla, kimin insan sayıldığı sorusuyla, bununla bağlantılı olarak hangi hayatların hayat  sayıldığı sorusuyla ve birçoğumuzu yıllarca meşgul eden bir soruyla başlamak ve bitirmek istiyorum: yası tutulabilir bir hayatı oluşturan nedir?” (Çöz(ül)en Cinsiyet sy.35)

James Baldwin; Giovanni’nin Odası’nda tam da bu soruya dayanarak oluşturmuş gibidir Giovanni karakterini: Paris’te İtalyan bir göçmen, yoksul ve gay. Bir yanda Giovanni; diğer yanda, arzuları inşa etmek istediği toplumsal kimlikle çatışan, özgür kararlar vermek yerine iyi evlat, iyi Amerikalı  olmayı tercih eden, başka bir deyişle Giovanni’nin odasından ayrıldıktan sonra normlar dünyasına geçen ve Giovanni’yi yok sayan David vardır.  Bir hayatı, dolayısıyla kimliği, benliği olmadığı varsayılan Giovanni kendisine yönelen aşağılamalara, odasında David’le kurdukları aşk sayesinde karşı koyma gücüne kavuşur ama bu karşı koyuş David’in odadan kaçışı,  bir erkek yerine bir kadını seçişi ile darmadağın olur. Bu darmadağın olma haline toplumun aldığı tavır yine Butler’ın deyişi ile Giovanni’nin yası tutulabilir bir hayatı olmadığının  kanıtıdır.

Hikâye, Amerikalı olmak Avrupalı olmak; yerli olmak ve göçmen olmak gibi çatışmalar çevresinde döner ancak hâkim olan çatışma, aynı zamanda romanın ana meselesine dairdir: Kimliğin kuruluşu. “Ben”i oluşturma sürecinde devreye giren dinamiklere dairdir bu ana mesele. Ben, özgürce seçtiklerimden mi oluşurum, yoksa başıma gelenler ve çevremdekiler tarafından şekillendirilen, dıştakilerin baskısına maruz kalan, edim kuvveti elinden alınmış biçareden başka bir şey değil miyim? Giovanni’nin odası bütün harap haline rağmen David ve Giovanni’nin  kendileri olmaya yaklaştıkları tek mekândır, dışa, kamuya açıldıklarında, başkalarının nazarına maruz kaldıklarında kendilerini ve aralarındaki bağı feda ederler.

David’in kimliğini oluşturma sürecinde, lisede arkadaşı Joey ile yakınlaşmaları onu korkutmuş, içedönük ve sert biri haline getirmiştir. Joey’le yaşadıkları ilişki, onu babasının beklediği, istediği bir insan olamama telaşına düşürür ve bir daha, Giovanni’yi tanıyana kadar erkeklerle beraber olmaktan uzak durur. Bu; ülkesinden, baba yurdundan, ayrılana kadar sürer. Joey’le yakınlaşmaları sonrasından sert ve içedönük olması kendisini babasının bakışıyla değerlendirmesinden kaynaklanır. Bir erkeğe ilgi duymasını kamufle edecek bir araç varsa o da “sert” olmasıdır. Babasının ondan beklediği budur: “ ‘Bir şeyi aklından çıkarma,’ diye bağırdı babam birden beni korkutan bir sesle. ‘En büyük arzum David’in adam gibi bir erkek olması.’ (sy.23)

David’in Amerika’dan Paris’e gidişi  sert erkek maskesinden  gerçek benliğine,  kaçmak için çaba harcadığı benliğine bir yolculuk olduğunu, bastırdığı benliği yüzeye çıkarmak, onu gerçeğe dönüştürmek üzere yapılan bir yolculuk olduğunu, her şey olup bittikten sonra anlar. “Eğer o günkü bilinçte olsaydım, peşinde olduğum ben’in aslında kaçmak için onca çaba harcadığım Ben olduğunu anlamış olsaydım evde kalırdım, buralara  gelmezdim. Ama yine de sanırım – aslında Fransa’ya giden gemiye bindiğimde derinden derine ne yaptığımı çok iyi biliyordum.”(sy29)

 

Paris’e gittiğinde parasız kalır, ara sıra borç aldığı Jacques ile gittiği barda Giovanni ile tanışır ve aralarındaki çekime ikisi de karşı koymaz, David’in evi yoktur, birlikte Giovanni’nin harabe, dağınık odasında kalmaya başlarlar. Romanda mekanın kullanımı iki düzlemde gerçekleşir. Birincisi, benliğin özgürce kurulabildiği oda; ikincisi, benliğe müdahale edilen, şekil verilmeye çalışılan, toplumun tahakkümüyle karşılaşılan her yer. Normların dünyası üç şekilde belirir: David’in babası, İtalyan ev sahibi ve bar çevresi. Babanın toplumun sözcülüğünü nasıl üstlendiğini yukarıdaki alıntıda belirtmiştim. David Amerika’ya dönmeye karar verdiğinde karşılaştığı ev sahibi şöyle der: “Başka bir kadın bulmalısınız kendinize, iyi bir kadın, evlenmeli ve çocuk yapmalısınız. … Anneniz ölmüş olsa bile … babanızın torunlarını sevmekten  çok mutlu olacağını anlamalısınız.” (sy.72) Her köşe başında ne yapmamız gerektiğini, bir an bile düşünmeden, bin yılların kabulünden aldıkları güç ve pervasızlıkla dile getiren kişilerden biriyle David hayatının yıkım anında karşılaşır ve pek bir karşılık vermez. İtalyan ev sahibi sonunda dua etmeyi de salık verir. Evlilik-çocuk-kilise kutsal üçgenine dahil olmak her şeyin çözümüdür ev sahibine göre. Kimsenin aklından bu üçgenin dışında, gerçek bir hayat kurulabileceği geçmez. Mutsuzluğun temel kaynağının bu üçgen olduğu düşünülmez. Oysaki David’in yaşadığı tam da budur. Kutsal üçgenin içinde olmakla dışına çıkmak arasındaki gerilimde mutlu bir benlik, dolayısıyla doyuma ulaşma şansını yakalayabileceği bir hayat kurmayı başaramamıştır.  Bu hayata yaklaşanlar, sadece üçgenin içindekiler değil dışındakiler tarafından da kabul görmez. Giovanni ve David’in aralarındaki sahici bağ bir süre sonra, Jacques, barın sahibi Guillaume ve bar müşterileri tarafından yadırganmaya başlanır. David bunu şöyle dile getirir: “zamanla barın müdavimlerinin bize karşı tavırları tuhaflaştı. Bu kıskançlıkla, gizlenmeye çalışılan antipatiyle karışık, itici, tatsız, anaç bir tavırdı. Bizimle kendi aralarında konuştukları şekilde konuşmuyor, hatta konuşamıyor, başka şekilde konuşmak zorunda kalmanın tedirginliğine içerliyorlardı. … Zavallılıklarının bilincine varıyor, gevezeliğin uyuşturuculuğu, baştan çıkarma, elde etme düşleri, karşılıklı aşağılamalar da onları bu duygudan kurtarmıyordu.” ( sy.79) İki erkek arasında kurulan sahici bir sevgi bağı onların tüm mutsuzlar tarafından da dışlanmasına neden olmuştur. Mutsuzluk, karşılıklı aşağılama, gevezelik, elde etme düşleri de norma dair duygu ve edimlerdir ve normlar alanının zaafları her an norm dışı alana, norm dışı var olma, ilişkilenme biçimlerine de  sirayet edebilir sanki.

 

Hikâye okura, her şey olup bittikten sonra, David tarafından, ülkesine dönmeden önce, ayrılacağı evin  penceresinden bakarken, onun izlenimleriyle  aktarılır. Tüm hesaplaşmaların bu kadar berraklıkla ortaya çıkması için, “gerçek benlik”in kendinden utanmadan kurulabilmesi için büyük bir felaket, iki kurban gerekmiş gibidir. Ortada iki kurban vardır ama normlar dünyası bunun yalnızca bir yüzünü görür.  Göçmen bir jigolonun yasının tutulması düşünülmez bile. O zaten bir kimlik, birey olarak tanınmamıştır, olsa olsa bir dehşetin faili olabilir.  Gazetelere, yargıya göre tek kurban vardır ama okur, olan biteni  David’in bakış açısıyla ayrıntılı bir biçimde öğrendiği için gerçeğin böyle olmadığını bilir. Yine de şu artık açık olmuştur, yaşama hakkı olmayanın yasının tutulma hakkı da elinden alınır. Giovanni göçmen ve yoksul var oluşuyla günah keçisine dönüştürülmüştür. Onun artık ne yaşama hakkı vardır ne de arkasından bir kişinin bile yas tutmasına tahammül edilebilir.

 

Her mekân, her coğrafya, her sınıf kendi normlarını ve ötekisini oluşturur. “Çok da iyisin ama Aleviymişsin”deki dışlama, genel  ahlakı yaşam hakkını hiçe sayarak kendi ölçütleriyle kurma, benliği parçalama gücüne sahiptir. Bu yüzden temel mesele herkesin kendini, benliğini dayatmalara ve aşağılamalara maruz kalmadan oluşturma hakkının; yaşama hakkının; yasının tutulabilir olma hakkının savunulmasıdır.

Giovanni’nin Odası, James Baldwin, çev. Çiğdem Öztekin, YKY, 2020

Judith Butler, Çöz(ül)en Cinsiyet, Çev. Barış Engin Aksoy, Monokl, 2020

Judith Butler, Savaş Tertipleri, çev. Şeyda Öztürk, YKY, 2015

 

 

 

 

 

 

Şeytanın Tezahürü Olarak Kötülük

Melike Uzun

 

Cogito’nun 1996 6-7.  sayısının önsözünde  Özlem Solok şiddete dair çarpıcı bir olay anlatır. “Altı ve sekiz yaşlarındaki iki erkek çocuğu Liverpool’daki en işlek alışveriş merkezinde kaybolan beş yaşında bir başka erkek çocuğunu, annesine götüreceklerini söyleyerek elinden tuttular, hiç acele etmeden dışarı çıkardılar. Sıkça kullanılmayan, şehir merkezinden biraz uzakta, bir tren yoluna götürdüler. İşkence yaparak öldürdüler.” Bu olay insanın doğasına ilişkin bir fikir verdiği kadar, bu doğanın, insana secde etmeyen şeytandan bir parça taşıyor olduğunu da  düşünmemize neden oluyor. Değil mi ki insanlığa dair her kavramı erdeme ve iyiliğe dayandırmaya çalışıyoruz, öyleyse gerekçesiz, ham haliyle kötülük insanın şeytanı içinde taşıdığı tarafından fışkırıyor olmalı.

 

İnsanlığın en eski hikâyeleri kıskançlık, kötülük ve şiddet üzerinedir. Günümüz edebiyatı biçim ve üslup değiştirmiş olsa da kökenini çoğunlukla şeytanın ve insanın ortaya çıkış mitlerinden, Habil ve Kabil’in kıskançlık ve şiddet dolu hikâyesinden alır.

 

Edebiyatta şeytanın mitolojik, doğaüstü bir varlık olarak, insan kılığında yer aldığı görülür.  Türk edebiyatında ise iblisin, fantastik bir unsur olarak insan kılığına büründüğü vurgulanmaksızın, gerçekliğin bir parçası olarak, kötülük, kötü insan biçiminde yer bulduğunu görüyoruz.  Türkçe  romanların çoğunda “kötülük”  insanın özüne, var oluşuna dair bir problem, insanın içindeki  iki zıt kutuptan biri olarak ele alınmak yerine bir kurumun, somut varlığa işaret eden bir yapının, sosyolojik bir boyutun uzantısı olarak yer bulur. Karakterler çoğunlukla geniş toprak sahibi bir ağa oldukları için,  Nazilere özenen faşist örgütlenmelerin içinde yer aldıkları için,  ya da Tanzimat ve sonrasında sıkça gördüğümüz haliyle  Batılılaşmanın kötü tesirlerinin birer kanıtı oldukları için kötülerdir.

 

Oysaki  kötülük tüm sosyolojik gerekçelendirmelerden uzak saf haliyle şeytanidir. Kötü, kendisi için kendinden dolayı var olur. Şeytani kötülüğü en fazla saf bir güç arzusu, kıskançlık, şiddet dürtüsü, sonsuz yaşam ve gençlik isteği ile gerekçelendirebiliriz. Bu anlamda Dorian Gray’in öyküsü şeytanidir. Yavru Ceylan’ın yoksul karakteri şeytanidir ama Abdi Ağa’nın kötülüğü kendinden değil ağalığından menkul olduğundan ordaki kötülüğü ayrı tutmak gerekir. Bizim edebiyatımızda Abdi Ağa’nın varyasyonlarına sıkça rastlansa da Dorian Gray’deki gibi kötülüğe herhangi bir toplumsal kurumun bağlayıcılığından uzak, kendiliğinden, kendisi için tutunan karakterlere daha az rastlanır.

 

Uzunca bir süre yok sayılmasına rağmen artık, Türk edebiyatında kötülük, dendiğinde aklımıza gelen ilk yazar Nahid Sırrı Örik oluyor.  “Kardeş, kardeşlik” sözleri her ne kadar barış içinde dayanışarak yaşamanın bir imgesi olarak kullanılsa da  Habil ve Kabil’deki tersten bakış (belki de düz) çoğu kez kavramın karanlık bölgede gizlenen gerçeğini oluşturuyor.  Nahid Sırrı Örik Tersine Giden Yol ve Kıskanmak romanlarında bu karanlık bölgeye giriyor.  Kıskanmak romanını bütünüyle bunun üzerine kuruyor. Kardeş kıskançlığı. Seniha’nın hem ailede hem toplumda kabul  gören ağabeyine duyduğu kıskançlık bir nevi Kabil’in Tanrı’dan kabul gören Habil’e duyduğu kıskançlıktır. Seniha’nın yıllarca biriktirdiği kini soğukkanlılıkla aldığı intikam bile yok edemez. “Ancak ağabeyi kendinden önce ölürse, ağabeyinin kendinden evvel toprağa verildiğini öğrenirse belki de biraz sükun bulacak, kendisi iyi kötü yaşarken toprakta toprak olmuş bir ölüyü artık belki de pek kıskanmayacaktı…” Kinin ve kıskançlığın yok olması için tek çare ölümdür, Seniha abisini öldürseydi kendisine zarar verirdi, o intikam almak için yıllarca bekleyip hesaplar yaptı, hesaplarını abisini öldürmeye kadar götürmedi, ama nefretinin ancak bu şekilde soğuyacağını kendi kendine itiraf edecek kadar kötülüğü içselleştirmişti.

 

Tersine Giden Yol’da hikâye Cezmi ve Sena karakterleri üzerinden ilerlese de iki kardeş olan Hüseyin Hasip Paşa ve Hayreddin Paşa’nın ilişkilerine sıkça değinilir. Hayreddin Paşa oğlu Cezmi’yi evlatlıktan reddeden kardeşi Hüseyin Hasip Paşa’yı yanlış yolda olduğuna dair ikna etmeye çalışır. Bu ikna çabasında ne Hayreddin Paşa yeterince samimidir ne de Hüseyin Hasip Paşa ikna olmaya açıktır. Hayrettin Paşa varlıklı olan kardeşini kıskanır. Arabuluculuk yapmaya çalıştığı bu baba oğul ilişkisinin geldiği noktadan pek memnundur. “Her şeyini her zaman şiddetle kıskanmış olduğu büyük kardeşinin bu saadetini nihayet ödemeye başladığını öğrenmek, Hayrettin Paşayı içten içe sevince gark etmişti” “Cezmi bir müddet sonra işi serseriliğe dökebilir ve bir gece odaya kadar süzülüp girerek kasayı boşaltmaya çalışırken babasıyla karşılaşmasından facialar doğabilirdi. Miralay bu halleri fazla ıstıraba kapılmadan, hatta belki garip bir hazla düşündü ki sahneler bile tasavvur etti.”

Abdülhamit Düşerken’de ise anne ve kızın sonu gelmez çekişmeleri ve mücadelesi bir dönem romanı sayılabilecek bu kitaba yine Nahid Sırrı Örik damgasını vurur. Karakterler içlerinden hep kötülük geçirirler ancak çoğunlukla bunu hayata geçirmezler. Başka bir deyişle kaba bir biçimde şeytana uymazlar, ancak bu,  içlerindeki şeytanın sözünü incelik ve sessizlik içinde dinlemelerini engellemez.

 

Nahid Sırrı Örik, kitaplarında kötülüğün dünyasını yaratmış, yarı aydınlık yarı karanlık, iyi melek kötü melek zıtlığını birleştiren insanların kötü melek tarafına eğilmeyi seçmiştir. Bu yüzden çağdaşlarından apayrı bir yerde durur.

 

 

Sultan Hamid Düşerken, Nahid Sırrı Örik, Oğlak Yayınları,2018

Kıskanmak, Nahid Sırrı Örik,  Oğlak Yayınları, 2018

Tersine Giden Yol, Nahid Sırrı Örik, Oğlak Yayınları, 2010

 

 

KOKU

 

Melike Uzun

Yedi yaşımdaydım, bizimle yaşayan dedem beraber uyuduğumuz odada  öldü. Başında Kur’an okuyorlardı, çenesi  beyaz bir tülbentle bağlandı. Otuz beş yıl sonra babam hasta yatağında yatarken hatırladım o günü. Çünkü otuz beş yıl önceki kokuyu duymuştum babamın başında beklerken, demek ölümün kokusu vardı ve babam da göçe hazırlanıyordu.  Daha sonraki yıllarda Kur’an okunduğunu gördüğümde, duyduğumda ölüme yormadım pek, çünkü toplumda muhafazakârlaşmanın da gittikçe yayılmasıyla, düğünde, doğumda sevinirken, kandil gecelerinde dua ederken okunurdu. Beyaz tülbente baktığımda da ölümü düşünmedim pek, beyaz tülbent bana gözaltında kaybedilmiş evladının peşine düşmüş anneleri hatırlattı. Ama ölümle eşleştirdiğim kokuyu yıllarca belleğimde saklamıştım. Hiç kimsenin göremeyeceği, hiç kimseye tarif edemeyeceğim, yalnızca benimle yaşayan bir imgeydi o koku. Görsel figürlerden bambaşka, yalnızca bana özgü, bana ait. Belleğime yerleştikten otuz beş yıl sonra birden ortaya çıkıveren bir imgeydi.

 

Merleau Ponty Algının Fenomenolojisi’nde “Duymak, renkleri ve ışıkları elde etmek, işitmek sesleri elde etmek, duymak nitelikleri elde etmektir. … Duymanın sözde apaçıklığı bilincin tanıklığında değil dünyaya dair önyargıda temellenir.”der.

Duyularla, varlıkların ve dış dünyanın nesnel nitelikleri elde edilir. Masayı görürüz ve onun rengini şeklini  duyumuz aracılığıyla dış dünyadan öğrenilen verilerle kodlarız. Nesnellik bir bakıma verili olanı zihinde işlemeden, olduğu gibi kodlamaktır. Bu yönüyle görme ve işitme duyumuzun algısı dünyadaki nesneler tarafından belirlenmiş olsa da koklama bu ikisinden farklıdır. Kokular birer nesne olarak verili olmadığından dış dünyanın belirleyiciliğinden çok öznelliğin sınırları belirsiz, kestirilemeyen, adlandırılamayan yönüne ilişkindir. Patrick Süskind’in Koku isimli romanı (dizi ve sinemaya aslına uygun olarak Parfüm adıyla uyarlanıp çevrildi) tam da bu belirsizliğe dair: Kokuların tutku dolu ve kişisel özelliğine. Bu romana bir seri katilin romanı demek haksızlık olur, kitabın yarısına gelene kadar Grenouille’yu katil olarak tanımayız, yolunun kesiştiği herkesin ölümüyle sonuçlanan  ilişkileri onun uğursuz, tekinsiz bir insan olduğuna işaret etse de  henüz bir katil değildir, taaa ki toplum tarafından kabullenmenin o yumuşak ruh halini yaşayıp daha da fazlasını isteyene dek.

 

Her insanın kendine özgü bir kokusu vardır, ama Grenouille bu kokudan mahrumdur.  Bu mahrumiyetin kaynağı annesi tarafından balıkçı tezgâhının altında ölüme mahkûm edilmesidir, daha ana rahmine düştüğü andan itibaren sevilmemiştir o, diğer dört kardeşi gibi. Sanki doğar doğmaz balık çöplerinin içinde leşe dönüşen kardeşlerinin de öcünü almak için tutunmuştur dünyaya, hayata. Bir yandan tutunup, herhangi bir insan gibi koku edinip sevilmeye uğraşırken bir yandan da önüne çıkan herkesten, annesinden itibaren, öcünü gayriihtiyari  almaya başlamıştır.

 

Her insanın kendine özgü kokusu vardır ve bu koku sayesinde sevilip kabul görüyorlardır. “Yalnız o ana koku, o ilkel insan buğusuydu pek iyi bildikleri şey, o kokunun içinde yaşıyor, kendilerini güven içinde duyuyorlar ve ancak çevresine o genel, iğrenç buharı yayanı kendilerinden biri olarak kabul ediyorlardı.” Kitabın ana meselesi bu cümlelerde toplanmıştır. İnsan için kabul görüp sevilmek en önemli ihtiyaçlardandır, oysaki Grenouille doğduğunda rahip tarafından  sütanneye verilmiş, sütanne onu kokmadığı gerekçesiyle, hatta bir şeytan olduğu için geri vermiştir. İnsan kokusu olmayan bir canlı sevilmeye, beslenmeye değer olmadığı gibi bu, sütanneyi  korkutmuştur. Grenouille’un neden kokusu yoktu, sevilmediği, istenmediği için mi, lanetli olduğu için mi? Bunu tam olarak açıklamak mümkün olmasa da kesin olan şudur: Grenoille sevilmek ister, kokulara olan tutkusunu sevilmek için bir araç olarak kullanır.

Grenoille her insanın farklı bir kokusu olduğunu keşfettiğinde kendisine ait bir insan kokusu üretir, ve başarılı olur. Bu kokuyu süründüğünde insanlar ona da diğerlerine davrandıkları gibi davranırlar. Böyle bir kabullenişin rahatlığını yaşar, ancak, bu ona yetmez. Daha çok sevilmek ister. İnsan gibi kokmadığı için sütanneden başlayarak reddedilen, itilip kakılan bir insanın sevilme isteğinin artık sınırı yoktur. “…kendilerinden biri olarak kabul etmekle kalmasınlardı, çıldırasıya, kendilerini feda edesiye sevsinlerdi, hayranlıklarından tir tir titresinler… Grenouille’in kokusu burunlarına gelir gelmez!”

Arzu duyulmanın peşine düşen Grenouille, kokusu sayesinde kendisinde arzu uyandıran güzel kadınların peşine düşer, onları öldürerek herhangi bir insan kokusuna değil, sevilmeye layık bir insan kokusuna sahip olacaktır.

Kitapta baştan sona takip edilen, anlatının özünü oluşturan  sevilme ihtiyacı izleği, romandan uyarlanan filmde neredeyse bütünüyle kaybolmuştur. Romanın 2006 yılında Tom Tykwer tarafından uyarlanan filminde Grenouille’un sütannesi tarafından kokmadığı gerekçesiyle rahibe geri verilme bölümü atlanmış, bu yüzden de karakterin tutkusu  filme özgü bir gerçeküstülük olarak kalmıştır. Birkaç sahnede kahramanın, öldürdüğü kızlardan elde ettiği parfüm sayesinde   insanlardan saygı dolu tavırlar gördüğüne vurgu yapılsa da bu vurgular filmin son sahnesini gerekçelendirmek için yeterli olmadığı gibi kitapta sıkça vurgulanan sevilme ihtiyacını izleyiciye aktarmada yetersiz kalıyor. Oysaki bu yılın Netflix yapımı olan Parfüm dizisinde kitaptan bütünüyle bağımsız, ama kitaptan esinlenilmiş bir kurguyla ilerlerken merkeze sevilme ihtiyacı alınmış. Bu eksen sayesinde Koku’dan uyarlanan dizi, kitabın ruhunu aktarma yönünden filmin kat kat ötesine geçmiş. Beş lise arkadaşının hayatı lisede ve yetişkinliklerindeki hayatları üzerinden kurgulanan dizide bu beş lise arkadaşının ortak yönü “sevilmiyor oluşları”dır.

 

The Story of a Murderer alt başlığı kullanılan Perfume filminde Ben Whishaw ve Dustin Hoffman’ın oyunculuklarına, müziklerin etkileyiciliğine rağmen başarısız bir uyarlama olmasına yol açan bir neden de kokunun görsel dile çevrilmedeki imkânsızlığıdır. Sinema sonuçta “renkleri, sesleri elde etmek”le ilgilenir. Duyuların öznel alanda, bilince çıkmamış derinliklerindeki imgelerini aktarmak onun işi değildir. Tom Tykwer , romanı uyarlarken sinemanın bu doğasına karşı durmuş, ısrarla kokuyu anlatmaya çalışmış, belki de kokuyu algılayan izleyicinin onun imgelediği “sevgi ihtiyacı”nı da anlayacağı düşünülmüştür.  Filmde anlatıcı sese rağmen kokuya duyulan tutku ve bu tutkunun sonucunda işlenen cinayetleri anlatmak o kadar önemlidir ki, tutkunun ve peşi sıra gelen cinayetlerin altında yatan, romanın ana izleği olan sevgisizlik fikrinden uzaklaşılmıştır. Böylece ne imkansız alana (kokunun ruhunu anlatabilmek) yaklaşmış, ne de kitabın temasın aktarabilmiştir.  Yönetmen, kokunun öznelliğini nesnel bir dile aktarmadaki güçlüğü aşamamıştır. Oysaki dizide izlenen serbest uyarlamada kokulara değil, kokuya duyulan tutkunun altında yatan nedene odaklanıldığı için Süskind’in romanındaki duyguyu vermede başarılı olmuştur.

Koku’nun sinema ve diziye uyarlanıştaki farklılıklarına bakarak dizilerin sinemaya üstünlüğünden bahsedilebilir mi? Pek sanmam. Perfume dizisinde tüm popüler kurgularda olduğu gibi hikâyeye sıkı  düğümler atarak ilerleme yolu tutulmuş, bu düğümlerde kitabın temasına sadık kalınmıştır, ancak sinemanın kokuyu anlatmadaki başarısızlığına ve temayı gözden kaçırmasına rağmen, oyuncunun Greneuille’u canlandırmada sergilediği olağanüstü çaba, bir sanat eserinin  alamet-i farikası olarak karşımızda durmaktadır.

Edebiyat, kelimeler, duyuların öznelliğini aktarmada her durumda en iyi araç olacaktır. Dedemin ölümünde belleğime kazıdığım, simgeleştirdiğim kokuyu tarif etmede bütün araçlar yetersiz kalsa da, kokuyu duyduğum andaki hissettiklerimi en iyi edebiyatla anlatabilirim. Bu yüzden Süskind’in kitabı tüm uyarlamalara rağmen eşsiz kalacaktır.

 

FELAKET KARŞISINDA HELOİSE

Heloise: Abelard: Şimdi dinle küfrümü, Tanrım! Nasıl da gıpta ediyorum, pişmanlık duymadan itiraf ediyorum Sevgisi bizim gibi olmayanların Ben yalnızca seni seviyorum mutluluğuna
Thomas Hard’ın Adsız Sansız Bir Jude’u modernizm, Viktorya dönemi ahlakı, cinsellik ve benzeri konular üzerinden çok konuşuldu. Oysa, Adsız Sansız Bir Jude’un hikayesinde beni etkileyen bambaşka bir yön var. Yaşadıkları yıkıma Sue ile Jude’un verdiği tepki birbirinden oldukça farklı. Jude yaşananlardan sonra kiliseye ve Tanrı’ya dönüyor. Başka bir deyişle topluma boyun eğiyor. Sue ise bu yıkımı kendileri dışında ilahi bir güce bağlamak yerine acısını bütün ağırlığıyla, hafifletmeye çalışmadan yaşıyor. Thomas Hard’ın acı ve yıkım karşısında Sue ve Jude’u konumlandırdığı nokta cinsiyetlerinden bağımsız olmasa gerek diye düşünürken bu roman bir soru bırakmıştı: Sue’nun Tanrı’ya sığınmamasında kadın olmasının etkisi var mıydı?
Bana yıkım karşısında kadınların tavrının erkeklerden farklı olup olmayacağını tekrar sorduran kitap yakınlarda yayımlanan Abelard ve Heloise.
Abelard ve Heloise 12. Yüzyılda yaşayan iki âşık. İkisi de filozof. Aşk hikayesini Abelard’ın yazdığı Historia Calamitatum adlı kitaptan öğreniyoruz. Kitap Bir Mutsuzluk Öyküsü adıyla, Betül Çotuksöken çevirisiyle Remzi Kitabevi’nden yayımlanmış. Abelard bu kitapta Heloise’den çok etkilendiğini ve ona ders vermek için Heloise’nin dayısı Fulbert’i aracılar koyarak ikna ettiğini anlatır. Sonrasında birbirlerine aşık olurlar ve Heloise hamile kalır. Bunun üzerine Abelard Heloise’i kızkardeşinin yanına gönderir. Heloise doğum yapana dek orda kalır. Ancak bu kaçış dayı Fulbert’i çok kızdırır. Bu süreçte dayı Fulbert, Abelard’ı hadım ettirir. Sonrasında Heloise bir manastırda yaşamaya başlar. Sonuçta aşk hikayesi, kavuşamamanın acı hikayesine dönüşür.
Heloise ve Abelard manastırda iken yazışmaya başlarlar. Yazışmada yedi mektup vardır. Yedi mektubun dördünü Heloise yazmıştır ve mektuplar Latince’dir.
Helikopter Yayınlarından geçtiğimiz ay Zeynep Avcı çevirisiyle basılan kitap Ronald Duncan’ın bu mektuplardan yola çıkarak yazdığı bir oyun. Duncan mektupları Latinceden İngilizceye çeviren yazarın Abelard hakkındaki “huysuz, sevimsiz, bencil” v.b yorumlarını aktarır ve ısrarla buna karşı çıkar; oyunu yazarken Abelard’a hakkını vermeye çalıştığını belirtir. Abelard’ı bencil ya da sevimsiz diye nitelemek haddi aşan bir yorum olabilir. Ancak, oyun okunduğunda görülen gerçek şu: Abelard’ın yaşanan felaketten sonra aşka, yaşananlara bakışı ile Heloise’inki arasında büyük fark var.
Abelard zulme maruz kalınca aşkı sorgular, mutlu bir aşkın özlemini çeker, Fulbert’in zulmü karşısında çözüm olarak evliliği görürken Heloise, bu aşk ve yazışmayla başka türlü bir mutluluğu yakalayacaklarını, aşklarının bitimsiz olduğunu söyler.
Heloise şu sözleriyle kadınca bir duygusallıktan çok, toplumu ve insanı analiz eden bir bilgiyle konuşur aslında. Ahlanıp vahlanmak yerine bulundukları konum içinden yeni bir ilişki biçimi yaratmaktır derdi. Yeni ve dürüst bir ilişki biçimi:
“Kağıt üstünde daha da yakınlaşırız, daha yumuşak daha sıcak sesleniriz birbirimize, Mutluymuş gibi yaşayan, önce teklifsizleşen, ardından gaddarlaşan, sonunda kayıtsız kalan bir sürü insandan daha mutlu oluruz.”
Abelard ise çelişkili düşünceler içinden sürekli sızlanan konumundadır, bir yandan aşkının büyüklüğünden söz ederken bir yandan da Heloise’den vazgeçmek ister:
“Ah! Ruhumun kırılgan kasesi, zavallı bedenim, Neden İlk Günah denen o bağnazlıkla sakatlandı gitti. …
Geleceğim eserlerimde yatıyor, sen ise geçmişimsin, Benim için durum apaçık böyle”

Heloise sevgilisini, hadım edildiği için düştüğü ruh halinden kurtarmaya çalışır. Ona dil döker. Heloise yaşadıklarından ve yaptıklarından pişmanlık duymazken Abelard’ın sözcüklerinden suçluluk duygusu yayılır ve Heloise’ye yaşananlardan kurtulmak için inançlı olmasını önerir:
“Bir kez daha söylüyorum sana. Benim değil Tanrı’nın önünde eğil. Çünkü insana duyulan tutku huzur verici değil. Tek huzur Tanrı sevgisindedir.”
Heloise’nin yanıtı kendinden emindir:
“kendimi dine vermeyi nasıl becerebilirim? … Solucanlar göz çukurlarında yuvalansa da dilin dişlerinin arasından çıkıp sallansa da tiksinmeyeceğim senden, vazgeçmeyeceğim”
Heloise ve Abelard arasında bu kısa yazışma bize yüzyıllar öncesinden güçlü, kendinden emin, topluma karşı çıkabildiği kadar aşkına sahip çıkabilen bir kadının sesini taşıyor. Üstelik bu ses olağanüstü yetkin bir dil üzerinden taşınıyor bize. Zaten şunu biliyorduk: Geçmişte yaşayan kadın şair, filozofların sesi bugüne ulaşamamışsa bu, kadının sevdiklerine adanmasından olduğu kadar erkeklerin ona hep toplumla ve kendileriyle uzlaşmalarını önermesindendir. Bu öneri bugüne ulaşabilecek kim bilir kaç sesi boğmuştur. Her şeye rağmen bize ulaşanlar da var: Abelard ve Heloise’de olduğu gibi. Duncan’ın oyunlaştırdığı bu yazışmalarda duyduğumuz kadın sesinin Sappho kadar özgün ve cesaretli olduğu söylenebilir. Heloise’in sözleri Adsız Sansız Bir Jude’un sordurduğu soruya yanıt veriyor: Kadınlar felaket karşısında acı çekerken güçlü olabilirler.
Zeynep Avcı’nın dupduru çevirisiyle yayımlanan Abelard ve Heloise aşkta kadın sesini, benliğini ve dilini bulup yaratmış bir kadın sesini, duymak için okunabilecek önemli bir kitap. Bu yüzden önerilecek ve hediye edilecekler listelerinin başında olmalı.

EUROPA

 

                                                                                                                            Melike Uzun

Europa, Milano’dan Strasbourg’a doğru yola çıkan bir tur otobüsündeki üniversite hocalarının ve öğrencilerinin hikâyesi. Hikâye, kişisel gerçeklikten büyük bir aygıtın, devletler mekanizmanın gerçekliğine yol alıyor. Yolculuk bu ikisinin, kişisel olanla ideolojik olanın sarmal bir biçimde, iç içe kurulmasıyla ilerliyor.

Europa son zamanlarda az rastlanır bir gerçekçilikle eleştirel bir “etik” anlayışının birleşmesinden oluşmuş. Gerçekçilik, metnin estetik boyutuyla beraber işlevsel olanı, Avrupa Parlamentosunun ve onun temsilcisi Avrupa insanın  eleştirisini de içeriyor.  Roman bu haliyle, olay örgüsü ve Fransa’daki finaliyle Badiou’nun “Etik”te sözünü ettiği her türlü kolektivizmin kısırlaştırıldığı fikrinin kanıtı gibidir. Badio’nun sözleri  romanın bu paragraf  üzerine yazılmış olabileceğini bile düşündürüyor: “…Fransa; öznel olarak korku ve iktidarsızlığın hükmü altında olan Fransa bir ‘yasa ve özgürlük’ adasıdır. Etik bu tecridin ideolojisidir ve bu yüzden de ­­-dünyanın dört bir yanında  ve müdahale etmenin verdiği gönül rahatlığıyla – Yasa’nın savaş gemilerini yüceltir. Ama bunu yaparak, her yerde evcil bir kendini beğenmişliğin ve korkakça bir halinden memnuniyetin bayraktarlığını yaparak burada ve şimdi ne yapılabileceğine (ve dolayısıyla ne yapılması gerektiğine) dair canlı bir fikir etrafındaki her türlü kolektif toplanmayı kısırlaştırır. Ve bu bakımdan, bir kez daha, muhafazakâr mutabakatın bir değişkesinden başka bir şey değildir.”

Eleştiri yüzeyde değil, ona yüzeydeki gerçeğin içinde  iz sürerek ulaşıyoruz. Bu iz sürme eleştiriyi sağlam bir yapıya oturtuyor. Milano’daki bir üniversiteden Fransız, Alman, İspanyol, Yunan bir grup hoca; üniversitenin, maaşları yasaya aykırı biçimde düşürmesi, sözleşmelerin yenilenme süresini dört yılla sınırlandırmaya çalışması, kovulma tehdidi, İtalya devletinin üniversite aracılığıyla takındığı kibirli tutum nedeniyle Avrupa Parlamentosuna bir dilekçe vererek işlerini teminat altına almak, maaşları eski düzeye  çekmek için bir araya gelirler.  Olayların gelişimi ve karakterler bu bir araya gelişin imkânsızlığı üzerine kuruludur. Kişisel olanın kopmayan halkalarla politik olana eklendiği yaşamlar anlatılır. Yukarıda söz ettiğim “iz”ler aracılığıyla hiçbir şeyin kişisel olmadığı düşündürülür.  Bir araya gelişiyle kendini dünyaya dayatan, daha fazla dayatmanın yollarını arayan, bitmek bilmez büyük bir itiş kakışın tarafı olan  kıtanın izi, bir otobüsün içindeki insanlar aracılıyla sürülür. Bu iz sürme romanın gerçekçiliğini estetik bir boyuta taşırken düşünceyi de pekiştirmiş. Kişisel ilişkiler, Avrupa Parlamentosuna ulaşmak için yapılan yolculuk, Avrupa’nın dünyayla ilişkilenme biçiminin, başka bir deyişle, Avrupanın ikiyüzlülüğünün, tahakkümünün, kendisinden olmayanı aşağılayışının simgesidir.

Olaylar Jerry Marlow’un zihninden aktarılır. Jerry Marlow, hakim bir bakış ve göz olarak Avrupa’nın zihni gibidir.  Her şeyi yargılama, isteme hakkına sahip, gerektiğinde özeleştiri mekanizmasını çalıştırabilecek kadar insani ilkelerle hareket edebilen, gerektiği kadar medeni, ama aynı zamanda fırsatçı ve her durumdan faydalanarak çıkmasını başarabilen, söylemini gerçekliğin üstüne kurar gibi görünse de “kendi”sini merkeze alan bir Jerry Marlow ve Avrupa… Tek derdi kendisi olan bir Avrupa insanı ve Avrupa… Zaman zaman kendisini eleştirmekten çekinmeyecek kadar, haklarında berbat şeyler  düşünse bile herkese incelikli bir nezaketle davranacak kadar “medeni”  ama her durumda odakta ve merkezde olan Jerry Marlow ve Avrupa…

Yolculuk pis kokulu köpeğini yanından hiç ayırmayan, kendisi de köpek gibi kokan, ceketi köpek kılıyla dolu, sürekli balgamını yutarak konuşan “esmer tenli, tok Hintli sesli ve aykırı Galli aksanlı Vikram”ın organizasyonudur. Ancak  bir grup Avrupalının Yarı Galli, yarı Hintli olduğunu söyleyen, kendilerine pek benzemeyen bu adama bakışları yolculuk esnasında su yüzüne çıkar. Otobüstekiler Vikram’ı onaylıyor ve onu izliyor  gibi görünseler de asıl peşinde oldukları çıkarlarıdır. Jerry, Vikram’ın itici, mesafesiz hatta zaman zaman arsızlığa varan sözleri ve jestlerine medeni bir Avrupalıya yakışacak biçimde karşılıklar verip, onun bayağılığına nezaketen  ortak oluyormuş gibi görünse de ten rengini, Hintli – Galli olmasını, aksanını, itici fiziksel özelliklerini o kadar çok tekrarlar ki ne kendine ne de çevresine itiraf ettiği “aşağılayıcı” bakış ister istemez sezilir. “Düzüş arabası” ismini verdikleri bu otobüste,  öğretmenlerin öğrencilere, erkeklerin kadınlara, beyaz tenli ve güzel  olanların ötekilere tahakkümü günlük dilin en zararsız ve doğal görünen halinden akar. Bu haliyle “düzüş arabası” neden Avrupa olmasın ki… Jerry, yörüngesine girmeyen  eski sevgilisi “o”na karşı hislerini hatırlayıp, “o”nu gözleyip durur. Aralarındaki ilişki acı çektirmekten ve acı çekmekden zevk aldıkları çözümsüz bir yumak haline gelir. Jerry ilişkiden söz ederken şöyle der: “bomba satan ülkelerin  bombaları başka ülkeler patlattığında şikayet ettiği gibi, onun, onca zaman bana sunduğu aşk ve hayaller, tokat ve telefonla taciz olarak kendisine geri döndüğünde şikayet ettiği gibi.” Jerry kendisi her şeyi yargılayan zihin ve göz halinde “erk”in, dolayısıyla “öteki”nin karşısında duran Avrupa’yı temsil etmesine rağmen eski sevgilisini bazı devletler gibi ikiyüzlü olmakla suçlar. Erk (Avrupa) hakikatin eleştirisini sunma ayrıcalığını hep elinde tutar, eleştirir ve sorumlu olarak yine “öteki”ni gösterir.

Roman, dilekçeyi sunmak üzere Avrupa Parlamentosuna gidişle son bulur. Ancak, son, okuyucu şaşırtacak, Vicram ve Jerry’nin temsil ettikleri kimliklerin Avrupa’da  nasıl karşılık bulduğu hakkında düşündürecektir. Badiou “ötekini tanımaya dayalı her türlü etik hüküm kesinlikle terk edilmelidir.  Çünkü gerçek sorun –ki son derece güç bir sorundur-  Aynı’yı tanıma sorunudur.” der.  Roza Hakmen’in  dilimize kazandırdığı Europa  adlı romanı “Aynı”ya yönelen bir etik mütaalası olarak okumak mümkün.

 

 

 

 

 

 İNZİVADA YİNELENEN NEFRET

 

Melike Uzun

Nefret

Yaşamımız akıp gider, sancılar içinde doğar, doğurur; yine sancıyla, kıvranarak büyürüz. Bunlar olup dururken kavramlar boşlukta uçuşur, kimimiz onlara hiç bakmadan yola devam eder, kimimiz de seçtiğimiz yola uygun olanları içselleştirir, o kavramlar üzerinden konuşup eyleriz. Her ne olursa olsun kavramlar uçuşmaktadır, hepsi bir şekilde doğup büyüme sürecinde, ölüme kadar aldığımız yolda herhangi bir an’ımıza herhangi bir dönemimize tanıklık eder, her biri gelip uygun bir yaşantımızı adlandırır, tarif eder. Aşk, sevgi, küslük, güceniklik, kıskançlık, şiddet, eşitlik, hoşgörü, milliyet, kolektivizm ve binlercesi. Kimini alır baştacı yaparız kimileri de hayatımıza hükmetse bile hiç yokmuş gibi davranırız.

Siyah önlük, beyaz yaka, kafada kurdeleli günlerde müzik öğretmeni Uğur Faruk Ede’nin yüzüme attığı tokattan sonra ölmesi için aylarca dua edişimi unutmam. Nefret’i bir kavram olarak düşünmüş müydüm o zaman, bilmiyorum. Ama o vardı, bu olayda gelip beni bulmuştu. Bu olayda ve burda anlatamayacağım pek çok anda… Son günlerde Thomas Bernhard okurken düşündüm bunları. Nefret orda bir yerde duruyordu, gelip beni bulmuştu ve ben hayatımı nefret eleştirisi üzerine kurmuştum.  Nefreti kabullenip onunla yaşamak aklımın ucundan bile geçmemişti. Nefretin ağırlığını kaldıramayacağımdan besbelli… Oysaki Thomas Bernhard onu, nefreti, yazdıklarının başköşesine oturtuyor. Üzerine düşünülmüş, onaydan geçirilmiş, roman kahramanlarının eylemlerinde somutlaştırılmış bir duygu bu. İnkar etmek, üstünü örtmek, tersine çevirmek ya da isyan etmek yerine olduğu gibi kabullenilmiş, olduğu gibi anlatılmış bir kavram olarak “nefret”.

Bernhard, toplumdan, aileden, şehirlerden duyduğu nefreti anlatırken yeraltı edebiyatı yazarları ve taklitçilerinden bambaşka bir dil kuruyor. Yeraltı edebiyatı yazarları için  var olan kurumları “reddetme” bir konumlanma çeşididir.  Thomas Bernhard okurken onun hiçbir konumlanışının olmadığını sezersiniz. Bir yerde değildir ve bu haliyle var olanı eleştirir.  Bernhard’ın nefreti, üstüne düşünülmüş, alternatifleri aranmış ama bir türlü altından kalkılamamış olmasından bu derece su yüzündedir sanki. Kiler’de anlattıkları bunun kanıtı olabilir. Thomas Bernhard, kuralların kişiliği silikleştirdiği, teneke bir kutu gibi ezip büzdüğü, kurumlara boğulmuş burjuva yaşamından kaçıp yoksul bir mahallenin kilerinde çıraklık işine başlar. Kendi söyleyişiyle “ters yöne” gider. Ancak orda da insanlar “birbirlerini de karşılıklı olarak aralıksızca parçalayıp mahvediyorlardı.”

Bernhard’ın roman kahramanları nefretten münzevi bir yaşama kaçmaya çalışırlar, inzivada bir konu üzerine çalışmayı amaçlarlar ama bir türlü o çalışmaya başlayamaz ya da sonuçlandıramazlar, bu öfkelerini yakınlarındaki insanlara yöneltmelerine neden olur. Kahramanlar yapacakları ve büyük bir anlam yükledikleri zihinsel çalışmalarıyla “nefret”lerinden uzaklaşmak için çabalarlar. Ancak bir paradoks olarak bu kez çalışmalarını yapamamaktan dolayı nefrete tekrar yakalanırlar. Duygu, böylece kendini yeniden doğurur. Duygunun tekrarı romanlara sözcük ve cümle tekrarı olarak yansır. Böylece tema ve üslup bütünlüğü kurulmuş olur.

Bernhard’ın pek çok yapıtında aile, anne-baba, okula duyulan nefret açıkça ifade edilir. Montaigne öyküsü “Ailemden yani işkencecilerimden kaçıp kulenin bir köşesine gizlendim.”cümlesiyle başlar.

Kireç Ocağı romanında kahramanın insan nefreti belirtilirken aynı zamanda, altan alta, bu duyguda haklılığı da vurgulanır. İnsan denen varlık sahtekar, kurnaz ve çıkarcıdır: “ Normalde açıkça belli ettiği insan nefretini o ilk günlerde öyle güzel bastırmıştı ki tuttuğu adamlar … Konrad’ın baştan savma işe çok para gibi amaçları doğrultusunda kullanabilecekleri bir adam olduğunu düşünmüş…”

Beton’da nefret kurumlara yönelir : “dini ve politik kurumlarda bütün dünyada her gün kendi şöhret hırsları içinde tepinip duran insanlardan iğreniyorum.” Yine Beton’da yazarın şehirlere duyduğu nefretin izdüşümü de vardır. Rudolf “Viyana’dan nefret ediyorum.”der

İnziva

Kireç Ocağı’nın kahramanı Konrad karısının karşı çıkışına rağmen “iki yüz hatta üç yüz daha yüksek bir fiyata” Kireç Ocağı’nı satın alır. Karısı ailesinin de bulunduğu Toblach’a meyillidir.  Konrad ise fazlalık olarak gördüğü eşyaları da satarak yerleşim bölgelerine, dolayısıyla insanlara uzak Kireç Ocağında yaşamayı tercih eder. Yapacağı araştırma, çalışma için burası idealdir. Fakat diğer romanlarda olduğu gibi Kireç Ocağı’ndaki yalnızlık kahramana yetmemeye başlayacaktır. Höller’in odun kesişinin Konrad’ın çalışmasını engellediği gibi karısının varlığı, herhangi bir eylem yüzünden değil, yalnızca varlığı fazlalık, engel olarak görünmeye başlar. Nefret edilen insanlardan kaçmak, çalışmak için gelinen bu inziva mekânı nefret ve şiddeti üreten bir yere dönüşür.

Beton’un kahramanı Rudolf  “Zihinsel bir çalışmaya başlayacaksak herkes tarafından terk edilmiş ve yalnız olmalıyız.” der. Kahraman,  Mendelssohn üzerine bir inceleme yapacaktır. İncelemesi için araştırmalar yapsa da bir türlü çalışmaya başlayamaz. Bunun sorumlusu olarak da sık sık ziyaretine gelen ablasını görür. Kalabalıktan ve insanlardan uzak olmak için Viyana’ya yerleşmemiştir. Ancak ziyarete gelen abla “inziva”yı böler. Yapılamayan inceleme, eyleme geçirilemeyen zihinsel çalışma ablaya nefreti perçinler.

Yinelemeler

İnsanlardan, nefretten kaçış olan “zihinsel çalışma” amacına ulaşmadıkça nefret kendini yeniler, tekrar eder. Bu tekrar, romanlarda –mış ekinin sıkça kullanımı, dedi, demiş sözcüklerinin ve kimi cümlelerin tekrarı olarak ortaya çıkar. Bu şekilde tema – üslup bütünlüğü kurulmuş olur. Kireç Ocağı’ndaki şu yinelemede olduğu gibi: “insan yalnız başına ilerlermiş, yalnız başına ve gittikçe büyüyen bir karanlığa doğru ilerlermiş. Ve gittikçe büyüyen bir karanlığa doğru yalnız ilerlermiş, çünkü düşünen insan daima gittikçe büyüyen karanlığa doğru yalnız başına ilerlermiş.

Eski Ustalar’da nefret yinelemelerle anlatılır: “ bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler.”

Sonuç

Yazarın romanlarını anlatılarının ve bu anlatılarda karşımıza çıkan “nefret” kavramının ışığında okumak gerekli. Bu şekilde romanlarda takıntılı kişilikler, yaşadıkları mekânlar ve ilişkileri daha iyi çözümlenebilir. Cümlelerin, sözcüklerin tekrarıyla kurulan ritmin bir türlü içinden çıkılamayan duygu dünyasıyla bağı daha iyi anlaşılabilir.

Bernhard, romanlarında inzivada yinelenen nefreti anlatmıştır. İnziva nefret edilen insanlardan bir kaçış yolu olmuş ama nihai kaçış hiçbir zaman gerçekleşememiştir. Bu bir anlamda dünyaya gelmiş olmanın kıstırılmışlığı, çaresizliğinin sembolize edilmesidir. Kaçış yoktur ve Bernhard’ın söyleşisinde söylediği gibi “Her şey acınası ve hiçbir yere çıkmıyor”dur.

 

 

Thomas Bernhard, Kireç Ocağı, YKY, Eylül 2015, Çev. Esen Tezel

Thomas Bernhard, Kiler, Sel, Temmuz 2015, Çev. Sezer Duru

Thomas Bernhard,  Eski Ustalar, YKY, Şubat 2015, Çev. Sezer Duru

Thomas Bernhard, Beton, YKY, Haziran 2015,Çev. Sezer Duru

Thomas Bernhard, Goethe Öleyazıyor, Eylül 2013, Çev. Fatih Özgüven